Ey Seyirci, Bir Maraton İçindesin Unutma

MonoFest ’16 3. Günün Ardından

Ey Seyirci, Bir Maraton İçindesin Unutma

Volkan Çıkıntoğlu
27 Ağustos 2016

Bugünkü notları iki arada bir derede, bir gazeteci sorumluluğu ile yazıyorum. Festival inanılmaz bir tempoya ulaştı. Festival ahalisinin her biri, tabir caizse bir olimpiyat sporcusuna dönüştü.

Annenin Sessizliği, Yılın En İyi Kadın oyuncusu ve Trom… Dünkü festival maratonu bu üç oyunla geçti. Çok satan bir gazetenin editörü olsaydım; manşetini şöyle atardım: Adeta bir Oyun Maratonuydu!

Annenin Sessizliği, Doğan Akhanlı’nın yazdığı, Bea Ehlers-Kerbekyan’ın oynadığı bir yüzleşme metni. Geniş bir konu yelpazesine sahip. Ermeni meselesi, Dersim Katliamı, Ermeni Yetim Kızlar ve Hrant Dink cinayeti; Almanya’da büyüyen bir kızın anlatısında yer buluyor. Biraz enformasyon tınısı taşısa da propaganda tuzağına düşmeyen, meselenin karşıtlarına da dokunabilecek bir oyun Annenin Sessizliği. MonoFest’te böyle bir iş görmek, bence festivale ayrı bir derinlik kattı. Bu oyunun kendisi kadar tartışmasının da çok verimli geçeceğini tahmin ediyorum.

Festivalin ev sahibi Seyyar Sahne oyunlarıyla giriş yaptı sonunda. Hem de ne giriş! (bir  gazete kalıbı daha.) Yılın En İyi Kadın Oyuncusu (YEİKO), adından da anlaşılacağı gibi söz konusu ödüle aday bir oyuncunun konuşma provasını konu alıyor. Yapısından hareket edersek; YEİKO bir standup formu ile dramatik metnin çok iyi bir harmanlaması olarak çıkıyor karşımıza. Oyunun prova sürecini takip etme şansına sahip olduğumdan biliyorum; Celal Mordeniz, bir yönetmen-oyuncu aktifliği ile sahneyi kışkırtırken, İpek Türktan Kaynak da her temayı ve temrini sonuna kadar büyüttü ve detaylandırdı. Aslında sahnede izlediğimiz, bu prova deneyiminin yoğunlaşmış hali, bir anlamda. İpek, sahnede hala aynı açıklıkta oynamaya devam ediyor. Seyircinin ritmini, salonun atmosferini,  oyundaki her birimin farklı temasını üzerinde taşıyor İpek. Sonuç olarak da, olumlanma isteği ve başarı arzusu gibi ağır bir konu; Celal ve İpek’in birlikte oluşturduğu bu metinde, mizahi ve açık bir üslupla, ama derinliğini de kaybetmeden işlenmiş oluyor.

Trom oyununda ise, Emre Ünal bir meta anlatı ile çıktı karşımıza. Topor’un Masanın Altında oyununu kendine dert edinmiş bir oyuncunun hikayesini takip ediyoruz. Hem kendi sürecini, sahne üstü hikayesini (performans anını da konu ederek) anlatan; hem de Masanın Altında oyununa girip çıkarak devam eden bir performanstan bahsediyorum… Trom’da zekice oluşturulmuş, sürekli kurmaca olduğunu hatırlatan iki katmanlı bir metin söz konusu. Yönetmen Senem Donatan, Emre Ünal’ın oyuncu tavrını en verimli şekilde kullanabileceği bir yapı oluşturmuş. Emre Ünal da bu yapı içinde çok cömert davranıyor. Emre, oyunun açık biçimde oluşundan yararlanarak performans anını da bir katman olarak ekliyor.

Dün oyunlar; yüzleşme anları, olumlanma tutkusu, meta kurmacalar, bolca alkışla geçti. Bir alkış da festival seyircisine. En son oyun bittiğinde gece ikiydi. Üç güçlü oyunu geç saate kadar izleyip festival ruhunu büyüttüler. Yatılı bir tiyatro festivalinin büyüsü biraz da burada sanırım. Seyircinin, salt izleme ediminden öte bir özneye dönüşmesi. Bu notlarda hep oyunlara yer kalıyor ama sanırım yarın festival ekibinden ve katılımcılardan bahsetmek gerekir.